Beyaz Gölge [YAN KURGU] Post 1

Saçlarıma düşen yılın ilk karıydı. Dudaklarımı gölgeleyen ilk dudaklarsa O’na aitti. “Gitme.” dedi. Kaderin bana oynadığı ilk oyunda yenilemezdim. Saçlarımı tarayan gümüş fırça durdu. Boynumda bir ağırlık hissettim. Sarkıttığı kolyenin ucunda bir elf, kardan bir peri gibi dans ediyordu. Beyaz bir gölge. Buz ve ateşin şarkısı. Ateş, o an için sadece vücudumun karıncalanmasına neden oluyordu. Bu onun ateşiydi. Kömür karası saçlarım bir an alev alacakmış gibi aynada parlıyordu. Yana doğru çekip boynumu açtı ve tam saçlarımın bittiği yere, enseme bir öpücük kondurdu. Bu bana ağırlıktan başka bir şey gibi gelmiyordu. Bir ordum yoktu. Aslında gücümden başka hiçbir şeyim yoktu. Ve beyaz bir gölgeden başka. Beni bacaklarından indirdi. Küçük bir çocuk gibi onun kollarına sığındığım için suçlu hissettim.

Bu sabah, dudaklarımda tek bir isimle uyanmıştım. “Wallace.”

Bu beni korkutmuyordu. Bir ordusu olduğunu biliyordum; ancak asla bana karşı kullanmayacağını da biliyordum. Onda, babamızın hırsı vardı. Gerçekten anlatıldığı gibi bir adamdıysa tabii. Giydiğim elbise dümdüz iniyordu. Kar kadar beyaz görünüyordum. Ve tenim onun aksine sımsıcaktı. Göğsümün başladığı yerde biten V bir yaka. Sırtım yarıya kadar açıktı. Kendiliğinden tülleri arkamdan geliyordu. İşte, beyaz bir gölgeye sahiptim. Arkamda ise bir karanlık görüyordum.

Wallace.

“Leydim. Gitme vakti.” dedi her şeye rağmen pürüzsüz olan sesi. O ana kadar terli avuçlarımı, onun avucu içinde tuttuğumu fark etmemiştim. Kenetlediğim parmaklarım gevşedi. Aramızdaki bir bağ daha kopmuş gibi hissettim. İlk ayrılık. Ve belki de son ayrılık. Becerikli parmaklar saçlarımın önündeki bir iki tutamı arkaya tokaladı. Bir çember yerleşti saçlarıma. Aynada kendime bakmadım. Bana bakan tek göz O’nun gözleri olsun istedim. Beni savaşa hazırlayan narin eller. Tuttuğu kılıçlara, oklara rağmen bir türlü nasır tutmayan uzun, ince parmaklar. Narin bir kadının elleri kadar beyaz ve kusursuz.

Alnıma bir öpücük kondurdu. Gözlerimin içine baktı. Bir elini kalbimin üstüne koydu. “Benim aydınlığımı da al götür yanında, leydim.” dedi. “Senin aydınlığın bana burada lazım.” dedim zar zor duyulan bir sesle. “Aklım burada kalmasın, son bir kez gülümse, lütfen…” dedim. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Son bir kez sarılıp kokusunu içime çektim. Sonra ellerimiz kenetlendi. Beni kapıya doğru çekti. Dışarı çıktık. En az iki yüz adam zırhlanmış beni bekliyordu. Bembeyazdılar, baştan aşağı. Tıpkı benim gibi.

“O bir düşman değil, sadece benim kardeşim.” diye mırıldandığımda sadece O’nun duyduğuna emindim. Suratına baktım. Beni izliyordu. Göz kırptı. Kapının önündeki atı çekti. Daha kimse ne olduğunu anlamadan beni kucakladı. Dudaklarımdan kısa bir nefes aldı ve kendimi atın üstünde buldum. Gülümsedi son kez. Ordu kıpırdanıp bu kaçışı idrak edemeden atın sırtına hafifçe vurdu. Tutundum.

“Sizin için bin yıl olsa yine beklerim!” dedi. Son gördüğüm parlak gülümsemesi oldu. Camelot Duvarları’na doğru canım pahasına sürdüm. Ateşe yürüdüğümü bile bile sürdüm. Kafasız bir süvari gibi sürdüm…

 

Camelot, yüzyıllık krallık. Yüzyıllık karanlığa gömülmüş krallık. Bembeyaz bir ışıkla surlardan öteye geçtiğim zaman gözlerim ihtiyatla kısıldı. Her yerde adamlar vardı. Ancak önüme geçmeye cesaret edemiyorlardı. Zira ziyadesiyle hızlı koşan, ölümcül beyazlığı olan bir atla adeta süzülüyordum. Hayalet gibi göründüğüme emindim. Saçlarım kömür karası olduğu için büyük bir tezatlık taşıyordum üzerimde. Ölü gibi görünüyordum; hatta ötesi, ölü gibi hissediyordum.

Adınızı biliyor olacaklar, ışığım. Aklıma süzülen birkaç kelime. Onun sesindeki pürüzsüzlük. Attan indiğimde adımlarım hafiflemişti. Hâlâ at tepesinde süzülüyor gibi hissediyordum. Güçlerim geliştiğinden beri beyaz bir ışıkla aydınlandığımı biliyordum. Gittiğim yerlere soğuğu ve pürüzsüzlüğü götürüyordum. Rüzgârın bana eşlik eden ıslıklarıyla birlikte kapı muhafızlarının önünde durdum.

“Ben Morpheus, kralınızın soyunun baş temsilcisi.” dediğimde büyük kapı ağır ağır ve büyük bir gıcırtıyla açıldı. Fazlasıyla genç görünüyordu. Ancak benden en az on yaş yaşlı olmalıydı. İçerinin kızıl ışığı suratının yarısını kaplıyordu. Sakalları fazlasıyla olgun olduğunu gösteriyordu. Benim aksime, simsiyah giyinmişti. Benzemiyorduk. Kesinlikle. Benzemiyorduk. İçime su serpmişti onu görmek. Ciddiyetimi bozmadım. Kardeşim olabilirdi; ancak buraya boynuna atlayıp hasret gidermeye gelmemiştim. Bunu ikimizde biliyorduk. Adamları yerinden bile kıpırdamadı. Biliyordum… Tanrım, biliyordum.

Önünde hafifçe eğildim. “Wallace.” dedim. İşte her şey böyle başladı. Gözlerinin içinde cıvıldayan ateşte yanmaya böyle başladım. Onun da kalbi buz tutmaya, suratımdaki maskeyi ve önümüze ördüğüm buzdan duvarları fark ettiğinde başladı.

 

Post 1: The Future Of Camelot – Yan Kurgu 

Yazar: Sıla

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir