Beyaz Gölge [YAN KURGU] Post 2

Babamı öldürdüm. Gram pişmanlık duymadım. Kanında banyo yapabilecek kadar cesaretliydim. Bir erkektim. Gerçek bir erkek. Ben de bunu böyle kanıtlamıştım. Şimdi olgun bir adamdım. Aynada kendime son kez baktım. Kuzeyden gelen narin fırtına vücudumun açıkta kalan yerlerini yalayıp geçiyordu. Bu fırtına o cadıdan başkası olamazdı. O Elf vücudu içine sıkışıp kalmış cadıdan başkası değildi. Suratımda oynaşan şömine ateşine son bir kez baktım ve kapının önünde duran kadına başımla işaret ettim. Pencere kapandığında saçlarımı son bir kez düzelttim.

Adamlarım ellerinde simsiyah parçalarla önümde, arkamda sıraya dizildiler. Beni giydirip en nihayetinde demirden kral tacının ağırlığını şakaklarımda hissettiğimde derin bir nefes verip aynaya döndüm. Bir kral gibi görünüyordum. Gerçek bir kral. Babasını bile yenebilecek kocaman bir kral. Her duruma çare bulabilen asil bir şövalye. Annesi için yaşamıştı bu hayatta. Şimdi ise idealleri uğruna kardeşiyle çarpışmayı göze alacak bir adam olacaktı. Onurlu, gururlu bir adam olacaktı. Geriye dönüp baktığında yok edemediği her düşman için kendini suçlayan bir adam olmayacaktı! Bu o değildi. Bu Wallace değildi.

Aynadan tutku ile parlayan gözlerimi çektim, kafamı adamlarıma çevirdim. Ağır adımlar eşliğinde önümde ve arkamda dizilen asker yığınıyla taht odasına doğru ilerliyordum. Büyük, Camelot Toprakları’ndaki en ağır taşlar ile inşa edilmiş koridorlardan geçiyor; bastığımız her taş zemin, zırhların kıpırtısıyla inliyordu. Kalenin avlusuna geldiğimizde, bir düzüne kadar kapı mevcuttu. Ve her biri farklı koridorlara, farklı odalara açılıyordu. Ve her kapının başında ikişer tane, siyah zırhlar ile donatılmış, nefes alıp verişini bile dışarıdan anlayamayacağınız şekilde dikilen askerler duruyordu. Taht odasının eski ve büyük kapıları, yine kendisi kadar büyük bir gıcırtı ile sonuna kadar açıldı. Eşsiz taht odası tam karşımda duruyordu. Tüm diyardaki en eşsiz taht odası olduğundan zerre şüphem yoktu. Camelot Surları’ndan içeri geçen her insan bu taht odasını görmek için can atıyordu.

Asaletime yakışır bir şekilde ağır adımlar ile tahtıma doğru yürüdüm. Babamı her ne kadar sevmesem de zevki gerçekten mükemmeldi. Eski ahşap bir iskelete sahip olan tahtın, dört bir yanı mücevherler ile çevrilmişti. Adeta zenginliğin bir sembolüydü. Tahtın önüne geldiğimde ufak taş iki basamağı tırmandım ve tahta arkamı döndüm. Huzurlu bir şekilde bedenimin yavaşça tahta inişini hissettim. Her zaman ki gibi elimin hemen sağında bulunan küçük, ahşap masadan şarap dolu eşsiz kadehimi aldım. Büyük bir yudum içtikten sonra elimi kolluğa dayadım. Bekleyiş başlamıştı. Yaklaştığını hissediyordum…

Kafamı solda bulunan, bütün Camelot Toprakları’nı çerçevesine toplayan camdan dışarıyı seyreyledim. Masmavi gökyüzünü bembeyaz bulutlar sarmıştı, çoğu insan bundan huzur bulsa da benim için her zaman büyük bir keyifsizlikti bu. Bembeyaz bulutlar bana her zaman benim ile en zıt kavram olan ‘aydınlık’ kavramını hatırlatıyordu. Düşüncelerim kafamın içinde birbirini kovalarken, kapının kendisi kadar büyük gıcırtısı ile irkildim. Gözlerimi kapının eşiğine diktim ve o anın geldiğini anlamam uzun sürmedi. Kadehimi yavaşça yerine bıraktım ve şanıma yakışır bir biçimde yavaşça tahtımdan kalktım. Bahsedildiği gibi bembeyaz bir peri gibi karşımda duruyordu. Kardeşim. Bana hiçbir anlamda benzemeyen kardeşim. Bana tamamen zıt kavramlara, doğrulara inanan kardeşim.

 

Hafifçe önümde eğilip beni selamladı. Gülümseyerek kafamı oynattım ve selamına karşılık verdim. Dudaklarının kıpırdamasını bekliyordum büyük bir sabırsızlıkla. Tıpkı bu anın gelmesini beklediğim gibi. “Wallace.” dedi, kendisinin bile zar zor duyacağı bir ses ile. Derin bir nefes aldıktan sonra; “Morpheus.” diye kükredim tüm kalede sesimin yankılanacağından emin bir ses tonu ile. Beyazlar içinde asaleti temsil eden bir kadındı. Bu zamana kadar hiçbir kadında göremediği; eşsiz, pürüzsüz ve güzel bir yüzü vardı. Bembeyaz bir peri gibi karşında duruyordu, aslında zıtlığı taşıyarak, kömür karası saçları ile.

Ne dudakları kıvrıldı, ne de ağzından başka bir laf alabildim. Oysa ki dolgun dudakları kıvrılsa, daha hoş görünebilirdi. Yazık olacaktı, en nihayetinde kanımı taşıyordu. Güzel yüzüne baktım. Gözlerinin içinde bir buz kristali görüyordum. Göz bebekleri biraz daha küçülse yok olacaktı. Ancak hayır, korkunun gölgesini bile göremiyordum gözlerinde. Daha çok anarşiydi. Anarşinin tensel şarkısı. Ve bizim şarkımız. Ancak bizim şarkımıza asla bir orkestra eşlik edemeyecekti. Yeterince telli ve üflemeli aleti barındırıyorduk vücudumuzda, o büyük güçle ve gür ses tellerimizle.

Şimdiden aramızdaki duvara bir tuğla daha atmıştık. Ve bunu kendi ellerimizle, giyemediğimiz savaş zırhı yerine ördüğümüz duvar için yapmıştık.

Post 2: The Future Of Camelot – Yan Kurgu 

Yazar: Utku

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir