Kusurlu Başlangıç [ANA KURGU]

Gece karanlığının içinde yapayalnız duran ay, Londra’nın üstünde uzun zamandır hiç olmadığı kadar parlaktı. Londra’nın sisli havasından eser yok gibi gözükse de kasvet, bu şehrin insanlarının alışkın olduğu bir şeydi. İnsanın içini tedirgin eden karanlık Londra sokakları, her zaman ki normal seyrindeydi. Eski püskü bir kitapçının sahibi olan epey yaşlı görünen adam, dükkanını satıp Avrupa seyahatine çıkma hayali içindeydi. Kitapçının yanında duran, kepengi indirilmiş manavın sahibi, tuttuğu takımın -Arsenal- maçına bilet bulmuştu. Neden orada olmadığı kırmızı kepengin üzerine iliştirilmiş bir arma ve üç harf sayesinde anlaşılıyordu. AFC…

Kitapçı ve manavın tam ortalarında görmek için epey dikkat isteyen bir dükkan daha vardı. Vitrinin buğuluğu yüzünden içerisi gözükmüyor, kapının üstünde asılı neredeyse düştü düşecek gibi duran tabelanın üstünde Çatlak Kazan yazıyordu. Çatlak Kazan’ın içi Londra kadar kasvetli ve karanlıktı. Büyücülerin içtiği tütün yüzünden her yer duman altı olmuştu. İçerisi beyaza çalan gri duvarların üstünde asılı duran mumların verdiği sarı ışıkla aydınlatılmaya çalışılıyordu. Tam bir ortaçağ meyhanesi kıvamındaydı bu mekan. Mekanın sahibi olan kıvırcık ve seyrek saçlı adam karşı masada Gelecek Postası okuyan müşterinin gazetesine göz dikiyor, aynı anda elindeki bardağı beceriksizce silmeye çalışıyordu. Bristol’un kuzeyinde iki muggle ve bir büyücüye saldıran vampir haberini okumayı bitirince irkildi ve elindeki bardağa baktı. Anlamsız bir şekilde kafasını iki yana salladıktan sonra asasını çıkardı. Asasını bardağa hafifçe dokundurduktan sonra bardak havalandı ve ait olması gereken rafa doğru yerleşti. Kapının açılmasıyla beraber mekanın nahoş ve kasvetli havasını bozan bir ışık hüzmesi girdi bir anda içeri.  Siyah, uzun ve kapüşonlu cübbe giymiş bir adam göründü ışığın kaynağında. Cübbenin aşağıya doğru uzanan kısmını almış, eliyle ağzına doğru siper ediyordu. Gözlerinden, adamın epey bir korktuğu anlaşılıyordu. Ürkek adımlarla ilerledi ve barın önüne doğru oturdu. Takip edilmekten korkuyormuş gibi tekrar arkasına baktı ve güvende olduğundan emin olunca ağzına siper ettiği cübbenin parçasını bırakarak, ”İyi akşamlar Rafe.” dedi. Az önce kullandığı asasını beceriksizce beline sıkıştıran Rafe, karşısındaki adama şaşkınlıkla baktı. Burada görmeyi beklediği en son kişiydi belki de. Kulakları kıpkırımızı olan Rafe, gücenmiş bir edayla, ”İyi- iyi akşamlar Sayın Bakanım.” dedi. Karşısında duran Sihir Bakanına kırgın olduğu, ses tonundan anlaşılabiliyordu. Arkasını döndü Rafe. Az önce rafa yerleştirdiği bardağı aldı, şişenin yarısına gelmiş olan ateş viskisini, bardağa boşalttı.

Bardağı kederli bir şekilde alan Sihir Bakanı, tek bir dikişte bardaktaki bütün içkiyi içti. ”Hogwarts zamanlarımızı özlüyorum Rafe. Genç ve enerjik olduğumuz zamanları özlüyorum. Kimseye hesap verme zorunluluğumuzun olmadığı zamanları…” Cevap vermedi Rafe. Hogwarts’ta yedi yıl boyunca birlikte takıldığı, daha sonra farklı hayatlar yaşamak için ayrıldıkları eski dostunun, bir gece ansızın gelip bu lafları edeceğini tahmin etmemişti. Az önceki kırgın tavrından eser olmadan ”Bir sorun mu var Oakland?” dedi, Rafe. Eski dostluklarına ve Bakanın kederli ruh haline güvenerek, Sihir Bakanına ismiyle hitap etmişti. Mezun oldukları seneden beri kendisini görmeye bile tenezzül etmeyen, politikayla ve makam takıntısıyla yıllarını geçiren eski dostuna, daha sonra da trip atabilirdi. Rafe’in elindeki ateşviskisi şişesini alan Oakland, bir bardağı daha kafaya diktikten sonra, ağzını beceriksiz bir hareketle sildi. Rafe’in yakasını ani bir hareketle tuttu ve kendisine doğru çekti. Burunları neredeyse değdi değecekti. Rafe gözlerini faltaşı gibi açmıştı, korkmuş ve terlemişti. Sihir Bakanına ismiyle hitap ettiği için mi bu haldeydi? Mekanın içindeki diğer büyücüler, Gelecek Postası okumayı ya da tütün tüttürmeyi bırakıp ikisinin bulunduğu kısma doğru bakıyorlardı şimdi. ”Sorun mu? Sorundan daha fazlası var Rafe!” Oakland’ın yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Ağzından tükürükler saçarak bitirdiği cümlesinden sonra Rafe’in yakasını sertçe bıraktı. Bir iki adım geriye sendeleyen Rafe’in ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Yakasını düzeltti ve hiçbir müşteri ile göz kontağı kurmamaya özen göstererek barın arkasındaki kapıdan içeri girdi. O sırada Oakland az önce eski dostuna yükseldiği için pişmandı ama bu duruma bile üzülecek hali kalmamıştı artık. Düzensiz nefes alış verişinde ve birkaç saniyede bir kırptığı gözlerinde bile çaresizlik hissediyordu. Kalbi acıyordu. Büyü dünyasından uzak oldukları için acıdığı muggleların yerinde olmak için her şeyden vazgeçebilirdi. Sihir Bakanı olduğu andan itibaren, sıradanlığın hayatında bir daha olmayacağını kabul etmişti. İdealleri uğruna vazgeçebileceği bir şeydi bu ama işlerin bu kadar berbat olup, savaşın eşiğine gelmelerini beklemiyordu. Eski sıradan günlerini acı bir şekilde düşünürken bir gıcırtı duyuldu. Birkaç adım ayak sesinden sonra, başucunda bir soğukluk hissetti Oakland. Yanında duran kişinin kim olduğunu hiç merak etmiyordu. Yine de başını sol tarafına doğru çevirdi ve beyninde bir sıcaklık hissetti. Sanki iki el kafasını çok sert bir şekilde sıkıyormuş gibi hissediyordu.

Kalbi olağandan kat kat daha hızlı çarpıyordu. Gözlerini olabildiğince açmıştı. Şu an karşısında görmek isteyeceği son şey bir vampirdi. Kısa bir saç kesimine sahip olan vampir, dişlerini göstermek istermişçesine sırıtıyordu. Teni bir kağıt kadar beyazdı. Gayet sakin bir tavırla, Oakland’ın yanındaki tabureye oturdu. Korkudan ve heyecandan düşünemeyecek hale gelen Sihir Bahanı asasını çıkarmaya bile çekiniyordu. Yüzündeki gıcık sırıtışı sürdüren vampir soğuk elini Oakland’ın simsiyah cübbesinin iç cebine soktu. Oakland bir anda irkildi. Hem korkuyor, hem de üşüyordu. Çatlak Kazan’da oturan müşterilerden birinin yardım etmesi için, bu zamana kadar etmediği kadar dua ediyordu. Aradığını bulan vampir Oakland’ın iç cebinden bir parşömen parçası çıkardı. Oakland ile kurduğu göz kontağını kesmeden parşömeni açtı. Parşömendeki Sihir Bakanlığı damgalı yazıyı okurken ifadesi birden ciddileşti. Hareketsiz bir şekilde gözleriyle yazıları okuyordu. O sırada Oakland engel olamadığı öfkesiyle, Rafe’in içeride ne halt ettiğini merak ediyordu. Okuduğu parşömeni olduğu gibi barın arka tarafına fırlatan vampir, alaycı bir  ses tonu takınarak ”Pugnators mu? Kendinize daha komik bir isim bulamadınız mı?” Birazdan öleceğinden neredeyse emin olan Oakland gereksiz ve tehlikeli bir cesaretin benliğini sardığını hissetti. Buna yalnız olmamaları sebep olmuş olabilirdi. Ayrıca zavallı bir şekilde yalvararak ölmeye de niyeti yoktu. Orada olan büyücüler tarafından son nefesine kadar boyun eğmeyen bir Sihir Bakanı olarak anılmak bu zamana kadar kendisi için istediği en acınası şeydi belki de. ”En- en azından…” yutkundu ve yüzüne samimiyetsiz bir gülümseme yerleştirdi. Soğukkanlı görünmeye çalışıyordu. Korktuğunu belli etmemeye çalışmak, karşısında bir vampir varken çok daha zor oluyordu. ”…Libertians kadar klişe değil.” Mekandaki birkaç kişinin duymasını ümit ederek, ses tonunu epey yükseltmişti. Çatlak Kazan’daki herkesin onlara baktığından hemen hemen emindi şimdi.

Barın arka kapısındaki kapı tekrar açılmış ve gücendiği yüzünün her hattından belli olan kendisini bir hayli küçük düşürülmüş hisseden Rafe tekrar belirmişti. Kendini biraz daha güvende hisseden Oakland, mekanın kapısının açılmasıyla girişe doğru baktı. Kendisini bu durumdan kurtarabilecek herhangi birinin girmesini diledi. İçeri giren uzun saçlı ve kirli sakallı adamı görünce, sevinçten çığlık atmamak için zor tuttu. Yüzündeki gülümseme bu sefer gerçekti. Wallace, bu zamana kadar gördüğü en yetenekli büyücülerden biriydi ve kendisini bu durumdan kurtarabilecek yegane adamdı. Ayrıca, Sihir Bakanı Yardımcısıydı. Soğukkanlı adımlarla ve ifadesiz bir şekilde olayın içine dahil olan Wallace gözlerini Oakland’tan ayırmayan vampirin yanı başında durdu. ”Farklı ırklara mensup dostlarımızla kaynaşmaya başladınız demek ki, Sayın Bakan.” Ses tonundaki duruluk, insanı tedirgin edecek şekildeydi. Farklı ırkların anlamını çözmeye çalışan Rafe, Oakland’ın karşısındaki adama dikkatli bir şekilde baktı ve gördüğü şeyle beraber dehşet dolu bir çığlık attı. Wallace’ın sözlerinden sonra içinde beslediği bütün umudu ve sevinci kaybeden Oakland, hemen oracıkta ölmeyi diledi. En güvendiği adamının kendisine ihanet ettiğini kabullenemeyecek kadar aptal değildi. Çeşitli hayat tecrübeleri onu bu noktaya getirmişti. Wallace’a ve yanındaki vampire tiksintiyle bakıyordu şimdi. Rafe ise Çatlak Kazan’da bulunan müşterileri, bir şey yapmaları konusunda bağırarak uyarıyordu. Ancak kimse oralı olmuyordu. ”Sen de aptalsın Oakland. Tıpkı senden öncekiler gibi.” Mekanın içerisinde bir hareketlenme oldu. Masalarda oturan müşteriler bir ayanda ayaklanıp, itaatkar bir şekilde bara doğru ilerlemeye başladılar. Oakland, kendilerine doğru gelen kalabalığa baktığında, az önce Rafe’in attığı gibi bir çığlık koyuverdi. Korkunun damarlarında aktığını hissedebiliyordu. Midesi de bulanmaya başlamıştı. Üç tane vampir, sivri dişlerini itinayla göstere göstere üzerine doğru geliyordu. Güçlü kollarıyla esir aldıkları büyücüleri, sert bir şekilde Oakland’ın oturduğu taburenin yanına doğru ittiler. Sendeleyen büyücüler, dehşet içinde yalvarıyorlardı. Karanlığın içinde iki tane de kurtadam duruyordu. Birazdan ziyafet çekeceklerinin bilincindeymiş gibi uluyorlardı. Wallace, vampirlerin ve kurtadamların yanına doğru yavaşça yürüdü ve ellerini iki yana açarak ”Böyle güce sahip canlıları kullanmak varken, onları dışlayacak kadar aptal olmak…” dedi. Cebinden asasını çıkardı ve az önce durduğu yere yeniden yürüdü. ”Bu akşamdan itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık! Farklı ırklar ve farklı fikirler, özgürlükleri için savaşacaklar!” Sesindeki kararlılık bir hayli ürkünçtü. Kurtadamlar gürültülü bir şekilde uluduktan sonra, Oakland’ın taburesinin yanında yalvaran büyücülere saldırmaya başladılar. Pençelerini, büyücülerin karınlarına geçiriyorlar, göğüs kafeslerini sertçe dişliyorlardı. Büyücülerin attıkları, insanı sağır edebilecek kadar yüksek olan çığlık sesleri, boyunlarının kesilmesiyle son bulmuştu.

Oakland, fışkıran kanlardan ve duyduğu vıcık vıcık seslerden ötürü kusmaya başlamıştı. Rafe ise olduğu yerde, bir vampir kadar beyaz kesilmiş, bomboş ifadelerle karşısına doğru bakıyordu. Zar zor nefes alan Oakland, kusması bitince kafasını kaldırdı ve Wallace’a doğru baktı. Bir an önce ölmek istiyordu. Bir elin çenesini kavradığını hissetti. Ardından çok sert bir tokat yedi. Düştüğü tabureye, beceriksiz bir şekilde tırmanmaya çalışıyordu. Böyle bir sonu hak etmiyordu. Gençlik yıllarında yaşadığı mutlu anıların finali böyle olmamalıydı. Oakland’a tiksintiyle bakan Wallace, Rafe’e doğru baktı ve ”Merak etme, bugün ölmeyeceksin. Ne de olsa, bu yaşananların tek görgü tanığı sensin, öyle değil mi?” dedi. Fakat Rafe için ölmek, bu yaşananları unutmak demekti. Bunu da gerçekten fazlasıyla istiyordu. Asasını Oakland’a doğrulttu Wallace. ”Avada Kedavra!” Ortamı bir anlığına yeşil bir ışık kapladı. Sihir Dünyasının barışçıl ve huzurlu, herkesi büyüleyen havası, hiç olmadığı kadar büyük bir tehditle karşı karşıyaydı.

 

Rebellium RPG: Kusurlu Başlangıç [ANA KURGU]

Yazar: Utku

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir