Category: Rol Oyunlarım

Kusurlu Başlangıç [ANA KURGU]

Gece karanlığının içinde yapayalnız duran ay, Londra’nın üstünde uzun zamandır hiç olmadığı kadar parlaktı. Londra’nın sisli havasından eser yok gibi gözükse de kasvet, bu şehrin insanlarının alışkın olduğu bir şeydi. İnsanın içini tedirgin eden karanlık Londra sokakları, her zaman ki normal seyrindeydi. Eski püskü bir kitapçının sahibi olan epey yaşlı görünen adam, dükkanını satıp Avrupa seyahatine çıkma hayali içindeydi. Kitapçının yanında duran, kepengi indirilmiş manavın sahibi, tuttuğu takımın -Arsenal- maçına bilet bulmuştu. Neden orada olmadığı kırmızı kepengin üzerine iliştirilmiş bir arma ve üç harf sayesinde anlaşılıyordu. AFC…

Kitapçı ve manavın tam ortalarında görmek için epey dikkat isteyen bir dükkan daha vardı. Vitrinin buğuluğu yüzünden içerisi gözükmüyor, kapının üstünde asılı neredeyse düştü düşecek gibi duran tabelanın üstünde Çatlak Kazan yazıyordu. Çatlak Kazan’ın içi Londra kadar kasvetli ve karanlıktı. Büyücülerin içtiği tütün yüzünden her yer duman altı olmuştu. İçerisi beyaza çalan gri duvarların üstünde asılı duran mumların verdiği sarı ışıkla aydınlatılmaya çalışılıyordu. Tam bir ortaçağ meyhanesi kıvamındaydı bu mekan. Mekanın sahibi olan kıvırcık ve seyrek saçlı adam karşı masada Gelecek Postası okuyan müşterinin gazetesine göz dikiyor, aynı anda elindeki bardağı beceriksizce silmeye çalışıyordu. Bristol’un kuzeyinde iki muggle ve bir büyücüye saldıran vampir haberini okumayı bitirince irkildi ve elindeki bardağa baktı. Anlamsız bir şekilde kafasını iki yana salladıktan sonra asasını çıkardı. Asasını bardağa hafifçe dokundurduktan sonra bardak havalandı ve ait olması gereken rafa doğru yerleşti. Kapının açılmasıyla beraber mekanın nahoş ve kasvetli havasını bozan bir ışık hüzmesi girdi bir anda içeri.  Siyah, uzun ve kapüşonlu cübbe giymiş bir adam göründü ışığın kaynağında. Cübbenin aşağıya doğru uzanan kısmını almış, eliyle ağzına doğru siper ediyordu. Gözlerinden, adamın epey bir korktuğu anlaşılıyordu. Ürkek adımlarla ilerledi ve barın önüne doğru oturdu. Takip edilmekten korkuyormuş gibi tekrar arkasına baktı ve güvende olduğundan emin olunca ağzına siper ettiği cübbenin parçasını bırakarak, ”İyi akşamlar Rafe.” dedi. Az önce kullandığı asasını beceriksizce beline sıkıştıran Rafe, karşısındaki adama şaşkınlıkla baktı. Burada görmeyi beklediği en son kişiydi belki de. Kulakları kıpkırımızı olan Rafe, gücenmiş bir edayla, ”İyi- iyi akşamlar Sayın Bakanım.” dedi. Karşısında duran Sihir Bakanına kırgın olduğu, ses tonundan anlaşılabiliyordu. Arkasını döndü Rafe. Az önce rafa yerleştirdiği bardağı aldı, şişenin yarısına gelmiş olan ateş viskisini, bardağa boşalttı.

Bardağı kederli bir şekilde alan Sihir Bakanı, tek bir dikişte bardaktaki bütün içkiyi içti. ”Hogwarts zamanlarımızı özlüyorum Rafe. Genç ve enerjik olduğumuz zamanları özlüyorum. Kimseye hesap verme zorunluluğumuzun olmadığı zamanları…” Cevap vermedi Rafe. Hogwarts’ta yedi yıl boyunca birlikte takıldığı, daha sonra farklı hayatlar yaşamak için ayrıldıkları eski dostunun, bir gece ansızın gelip bu lafları edeceğini tahmin etmemişti. Az önceki kırgın tavrından eser olmadan ”Bir sorun mu var Oakland?” dedi, Rafe. Eski dostluklarına ve Bakanın kederli ruh haline güvenerek, Sihir Bakanına ismiyle hitap etmişti. Mezun oldukları seneden beri kendisini görmeye bile tenezzül etmeyen, politikayla ve makam takıntısıyla yıllarını geçiren eski dostuna, daha sonra da trip atabilirdi. Rafe’in elindeki ateşviskisi şişesini alan Oakland, bir bardağı daha kafaya diktikten sonra, ağzını beceriksiz bir hareketle sildi. Rafe’in yakasını ani bir hareketle tuttu ve kendisine doğru çekti. Burunları neredeyse değdi değecekti. Rafe gözlerini faltaşı gibi açmıştı, korkmuş ve terlemişti. Sihir Bakanına ismiyle hitap ettiği için mi bu haldeydi? Mekanın içindeki diğer büyücüler, Gelecek Postası okumayı ya da tütün tüttürmeyi bırakıp ikisinin bulunduğu kısma doğru bakıyorlardı şimdi. ”Sorun mu? Sorundan daha fazlası var Rafe!” Oakland’ın yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Ağzından tükürükler saçarak bitirdiği cümlesinden sonra Rafe’in yakasını sertçe bıraktı. Bir iki adım geriye sendeleyen Rafe’in ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Yakasını düzeltti ve hiçbir müşteri ile göz kontağı kurmamaya özen göstererek barın arkasındaki kapıdan içeri girdi. O sırada Oakland az önce eski dostuna yükseldiği için pişmandı ama bu duruma bile üzülecek hali kalmamıştı artık. Düzensiz nefes alış verişinde ve birkaç saniyede bir kırptığı gözlerinde bile çaresizlik hissediyordu. Kalbi acıyordu. Büyü dünyasından uzak oldukları için acıdığı muggleların yerinde olmak için her şeyden vazgeçebilirdi. Sihir Bakanı olduğu andan itibaren, sıradanlığın hayatında bir daha olmayacağını kabul etmişti. İdealleri uğruna vazgeçebileceği bir şeydi bu ama işlerin bu kadar berbat olup, savaşın eşiğine gelmelerini beklemiyordu. Eski sıradan günlerini acı bir şekilde düşünürken bir gıcırtı duyuldu. Birkaç adım ayak sesinden sonra, başucunda bir soğukluk hissetti Oakland. Yanında duran kişinin kim olduğunu hiç merak etmiyordu. Yine de başını sol tarafına doğru çevirdi ve beyninde bir sıcaklık hissetti. Sanki iki el kafasını çok sert bir şekilde sıkıyormuş gibi hissediyordu.

Kalbi olağandan kat kat daha hızlı çarpıyordu. Gözlerini olabildiğince açmıştı. Şu an karşısında görmek isteyeceği son şey bir vampirdi. Kısa bir saç kesimine sahip olan vampir, dişlerini göstermek istermişçesine sırıtıyordu. Teni bir kağıt kadar beyazdı. Gayet sakin bir tavırla, Oakland’ın yanındaki tabureye oturdu. Korkudan ve heyecandan düşünemeyecek hale gelen Sihir Bahanı asasını çıkarmaya bile çekiniyordu. Yüzündeki gıcık sırıtışı sürdüren vampir soğuk elini Oakland’ın simsiyah cübbesinin iç cebine soktu. Oakland bir anda irkildi. Hem korkuyor, hem de üşüyordu. Çatlak Kazan’da oturan müşterilerden birinin yardım etmesi için, bu zamana kadar etmediği kadar dua ediyordu. Aradığını bulan vampir Oakland’ın iç cebinden bir parşömen parçası çıkardı. Oakland ile kurduğu göz kontağını kesmeden parşömeni açtı. Parşömendeki Sihir Bakanlığı damgalı yazıyı okurken ifadesi birden ciddileşti. Hareketsiz bir şekilde gözleriyle yazıları okuyordu. O sırada Oakland engel olamadığı öfkesiyle, Rafe’in içeride ne halt ettiğini merak ediyordu. Okuduğu parşömeni olduğu gibi barın arka tarafına fırlatan vampir, alaycı bir  ses tonu takınarak ”Pugnators mu? Kendinize daha komik bir isim bulamadınız mı?” Birazdan öleceğinden neredeyse emin olan Oakland gereksiz ve tehlikeli bir cesaretin benliğini sardığını hissetti. Buna yalnız olmamaları sebep olmuş olabilirdi. Ayrıca zavallı bir şekilde yalvararak ölmeye de niyeti yoktu. Orada olan büyücüler tarafından son nefesine kadar boyun eğmeyen bir Sihir Bakanı olarak anılmak bu zamana kadar kendisi için istediği en acınası şeydi belki de. ”En- en azından…” yutkundu ve yüzüne samimiyetsiz bir gülümseme yerleştirdi. Soğukkanlı görünmeye çalışıyordu. Korktuğunu belli etmemeye çalışmak, karşısında bir vampir varken çok daha zor oluyordu. ”…Libertians kadar klişe değil.” Mekandaki birkaç kişinin duymasını ümit ederek, ses tonunu epey yükseltmişti. Çatlak Kazan’daki herkesin onlara baktığından hemen hemen emindi şimdi.

Barın arka kapısındaki kapı tekrar açılmış ve gücendiği yüzünün her hattından belli olan kendisini bir hayli küçük düşürülmüş hisseden Rafe tekrar belirmişti. Kendini biraz daha güvende hisseden Oakland, mekanın kapısının açılmasıyla girişe doğru baktı. Kendisini bu durumdan kurtarabilecek herhangi birinin girmesini diledi. İçeri giren uzun saçlı ve kirli sakallı adamı görünce, sevinçten çığlık atmamak için zor tuttu. Yüzündeki gülümseme bu sefer gerçekti. Wallace, bu zamana kadar gördüğü en yetenekli büyücülerden biriydi ve kendisini bu durumdan kurtarabilecek yegane adamdı. Ayrıca, Sihir Bakanı Yardımcısıydı. Soğukkanlı adımlarla ve ifadesiz bir şekilde olayın içine dahil olan Wallace gözlerini Oakland’tan ayırmayan vampirin yanı başında durdu. ”Farklı ırklara mensup dostlarımızla kaynaşmaya başladınız demek ki, Sayın Bakan.” Ses tonundaki duruluk, insanı tedirgin edecek şekildeydi. Farklı ırkların anlamını çözmeye çalışan Rafe, Oakland’ın karşısındaki adama dikkatli bir şekilde baktı ve gördüğü şeyle beraber dehşet dolu bir çığlık attı. Wallace’ın sözlerinden sonra içinde beslediği bütün umudu ve sevinci kaybeden Oakland, hemen oracıkta ölmeyi diledi. En güvendiği adamının kendisine ihanet ettiğini kabullenemeyecek kadar aptal değildi. Çeşitli hayat tecrübeleri onu bu noktaya getirmişti. Wallace’a ve yanındaki vampire tiksintiyle bakıyordu şimdi. Rafe ise Çatlak Kazan’da bulunan müşterileri, bir şey yapmaları konusunda bağırarak uyarıyordu. Ancak kimse oralı olmuyordu. ”Sen de aptalsın Oakland. Tıpkı senden öncekiler gibi.” Mekanın içerisinde bir hareketlenme oldu. Masalarda oturan müşteriler bir ayanda ayaklanıp, itaatkar bir şekilde bara doğru ilerlemeye başladılar. Oakland, kendilerine doğru gelen kalabalığa baktığında, az önce Rafe’in attığı gibi bir çığlık koyuverdi. Korkunun damarlarında aktığını hissedebiliyordu. Midesi de bulanmaya başlamıştı. Üç tane vampir, sivri dişlerini itinayla göstere göstere üzerine doğru geliyordu. Güçlü kollarıyla esir aldıkları büyücüleri, sert bir şekilde Oakland’ın oturduğu taburenin yanına doğru ittiler. Sendeleyen büyücüler, dehşet içinde yalvarıyorlardı. Karanlığın içinde iki tane de kurtadam duruyordu. Birazdan ziyafet çekeceklerinin bilincindeymiş gibi uluyorlardı. Wallace, vampirlerin ve kurtadamların yanına doğru yavaşça yürüdü ve ellerini iki yana açarak ”Böyle güce sahip canlıları kullanmak varken, onları dışlayacak kadar aptal olmak…” dedi. Cebinden asasını çıkardı ve az önce durduğu yere yeniden yürüdü. ”Bu akşamdan itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık! Farklı ırklar ve farklı fikirler, özgürlükleri için savaşacaklar!” Sesindeki kararlılık bir hayli ürkünçtü. Kurtadamlar gürültülü bir şekilde uluduktan sonra, Oakland’ın taburesinin yanında yalvaran büyücülere saldırmaya başladılar. Pençelerini, büyücülerin karınlarına geçiriyorlar, göğüs kafeslerini sertçe dişliyorlardı. Büyücülerin attıkları, insanı sağır edebilecek kadar yüksek olan çığlık sesleri, boyunlarının kesilmesiyle son bulmuştu.

Oakland, fışkıran kanlardan ve duyduğu vıcık vıcık seslerden ötürü kusmaya başlamıştı. Rafe ise olduğu yerde, bir vampir kadar beyaz kesilmiş, bomboş ifadelerle karşısına doğru bakıyordu. Zar zor nefes alan Oakland, kusması bitince kafasını kaldırdı ve Wallace’a doğru baktı. Bir an önce ölmek istiyordu. Bir elin çenesini kavradığını hissetti. Ardından çok sert bir tokat yedi. Düştüğü tabureye, beceriksiz bir şekilde tırmanmaya çalışıyordu. Böyle bir sonu hak etmiyordu. Gençlik yıllarında yaşadığı mutlu anıların finali böyle olmamalıydı. Oakland’a tiksintiyle bakan Wallace, Rafe’e doğru baktı ve ”Merak etme, bugün ölmeyeceksin. Ne de olsa, bu yaşananların tek görgü tanığı sensin, öyle değil mi?” dedi. Fakat Rafe için ölmek, bu yaşananları unutmak demekti. Bunu da gerçekten fazlasıyla istiyordu. Asasını Oakland’a doğrulttu Wallace. ”Avada Kedavra!” Ortamı bir anlığına yeşil bir ışık kapladı. Sihir Dünyasının barışçıl ve huzurlu, herkesi büyüleyen havası, hiç olmadığı kadar büyük bir tehditle karşı karşıyaydı.

 

Rebellium RPG: Kusurlu Başlangıç [ANA KURGU]

Yazar: Utku

Beyaz Gölge [YAN KURGU] Post 2

Babamı öldürdüm. Gram pişmanlık duymadım. Kanında banyo yapabilecek kadar cesaretliydim. Bir erkektim. Gerçek bir erkek. Ben de bunu böyle kanıtlamıştım. Şimdi olgun bir adamdım. Aynada kendime son kez baktım. Kuzeyden gelen narin fırtına vücudumun açıkta kalan yerlerini yalayıp geçiyordu. Bu fırtına o cadıdan başkası olamazdı. O Elf vücudu içine sıkışıp kalmış cadıdan başkası değildi. Suratımda oynaşan şömine ateşine son bir kez baktım ve kapının önünde duran kadına başımla işaret ettim. Pencere kapandığında saçlarımı son bir kez düzelttim.

Adamlarım ellerinde simsiyah parçalarla önümde, arkamda sıraya dizildiler. Beni giydirip en nihayetinde demirden kral tacının ağırlığını şakaklarımda hissettiğimde derin bir nefes verip aynaya döndüm. Bir kral gibi görünüyordum. Gerçek bir kral. Babasını bile yenebilecek kocaman bir kral. Her duruma çare bulabilen asil bir şövalye. Annesi için yaşamıştı bu hayatta. Şimdi ise idealleri uğruna kardeşiyle çarpışmayı göze alacak bir adam olacaktı. Onurlu, gururlu bir adam olacaktı. Geriye dönüp baktığında yok edemediği her düşman için kendini suçlayan bir adam olmayacaktı! Bu o değildi. Bu Wallace değildi.

Aynadan tutku ile parlayan gözlerimi çektim, kafamı adamlarıma çevirdim. Ağır adımlar eşliğinde önümde ve arkamda dizilen asker yığınıyla taht odasına doğru ilerliyordum. Büyük, Camelot Toprakları’ndaki en ağır taşlar ile inşa edilmiş koridorlardan geçiyor; bastığımız her taş zemin, zırhların kıpırtısıyla inliyordu. Kalenin avlusuna geldiğimizde, bir düzüne kadar kapı mevcuttu. Ve her biri farklı koridorlara, farklı odalara açılıyordu. Ve her kapının başında ikişer tane, siyah zırhlar ile donatılmış, nefes alıp verişini bile dışarıdan anlayamayacağınız şekilde dikilen askerler duruyordu. Taht odasının eski ve büyük kapıları, yine kendisi kadar büyük bir gıcırtı ile sonuna kadar açıldı. Eşsiz taht odası tam karşımda duruyordu. Tüm diyardaki en eşsiz taht odası olduğundan zerre şüphem yoktu. Camelot Surları’ndan içeri geçen her insan bu taht odasını görmek için can atıyordu.

Asaletime yakışır bir şekilde ağır adımlar ile tahtıma doğru yürüdüm. Babamı her ne kadar sevmesem de zevki gerçekten mükemmeldi. Eski ahşap bir iskelete sahip olan tahtın, dört bir yanı mücevherler ile çevrilmişti. Adeta zenginliğin bir sembolüydü. Tahtın önüne geldiğimde ufak taş iki basamağı tırmandım ve tahta arkamı döndüm. Huzurlu bir şekilde bedenimin yavaşça tahta inişini hissettim. Her zaman ki gibi elimin hemen sağında bulunan küçük, ahşap masadan şarap dolu eşsiz kadehimi aldım. Büyük bir yudum içtikten sonra elimi kolluğa dayadım. Bekleyiş başlamıştı. Yaklaştığını hissediyordum…

Kafamı solda bulunan, bütün Camelot Toprakları’nı çerçevesine toplayan camdan dışarıyı seyreyledim. Masmavi gökyüzünü bembeyaz bulutlar sarmıştı, çoğu insan bundan huzur bulsa da benim için her zaman büyük bir keyifsizlikti bu. Bembeyaz bulutlar bana her zaman benim ile en zıt kavram olan ‘aydınlık’ kavramını hatırlatıyordu. Düşüncelerim kafamın içinde birbirini kovalarken, kapının kendisi kadar büyük gıcırtısı ile irkildim. Gözlerimi kapının eşiğine diktim ve o anın geldiğini anlamam uzun sürmedi. Kadehimi yavaşça yerine bıraktım ve şanıma yakışır bir biçimde yavaşça tahtımdan kalktım. Bahsedildiği gibi bembeyaz bir peri gibi karşımda duruyordu. Kardeşim. Bana hiçbir anlamda benzemeyen kardeşim. Bana tamamen zıt kavramlara, doğrulara inanan kardeşim.

 

Hafifçe önümde eğilip beni selamladı. Gülümseyerek kafamı oynattım ve selamına karşılık verdim. Dudaklarının kıpırdamasını bekliyordum büyük bir sabırsızlıkla. Tıpkı bu anın gelmesini beklediğim gibi. “Wallace.” dedi, kendisinin bile zar zor duyacağı bir ses ile. Derin bir nefes aldıktan sonra; “Morpheus.” diye kükredim tüm kalede sesimin yankılanacağından emin bir ses tonu ile. Beyazlar içinde asaleti temsil eden bir kadındı. Bu zamana kadar hiçbir kadında göremediği; eşsiz, pürüzsüz ve güzel bir yüzü vardı. Bembeyaz bir peri gibi karşında duruyordu, aslında zıtlığı taşıyarak, kömür karası saçları ile.

Ne dudakları kıvrıldı, ne de ağzından başka bir laf alabildim. Oysa ki dolgun dudakları kıvrılsa, daha hoş görünebilirdi. Yazık olacaktı, en nihayetinde kanımı taşıyordu. Güzel yüzüne baktım. Gözlerinin içinde bir buz kristali görüyordum. Göz bebekleri biraz daha küçülse yok olacaktı. Ancak hayır, korkunun gölgesini bile göremiyordum gözlerinde. Daha çok anarşiydi. Anarşinin tensel şarkısı. Ve bizim şarkımız. Ancak bizim şarkımıza asla bir orkestra eşlik edemeyecekti. Yeterince telli ve üflemeli aleti barındırıyorduk vücudumuzda, o büyük güçle ve gür ses tellerimizle.

Şimdiden aramızdaki duvara bir tuğla daha atmıştık. Ve bunu kendi ellerimizle, giyemediğimiz savaş zırhı yerine ördüğümüz duvar için yapmıştık.

Post 2: The Future Of Camelot – Yan Kurgu 

Yazar: Utku

Beyaz Gölge [YAN KURGU] Post 1

Saçlarıma düşen yılın ilk karıydı. Dudaklarımı gölgeleyen ilk dudaklarsa O’na aitti. “Gitme.” dedi. Kaderin bana oynadığı ilk oyunda yenilemezdim. Saçlarımı tarayan gümüş fırça durdu. Boynumda bir ağırlık hissettim. Sarkıttığı kolyenin ucunda bir elf, kardan bir peri gibi dans ediyordu. Beyaz bir gölge. Buz ve ateşin şarkısı. Ateş, o an için sadece vücudumun karıncalanmasına neden oluyordu. Bu onun ateşiydi. Kömür karası saçlarım bir an alev alacakmış gibi aynada parlıyordu. Yana doğru çekip boynumu açtı ve tam saçlarımın bittiği yere, enseme bir öpücük kondurdu. Bu bana ağırlıktan başka bir şey gibi gelmiyordu. Bir ordum yoktu. Aslında gücümden başka hiçbir şeyim yoktu. Ve beyaz bir gölgeden başka. Beni bacaklarından indirdi. Küçük bir çocuk gibi onun kollarına sığındığım için suçlu hissettim.

Bu sabah, dudaklarımda tek bir isimle uyanmıştım. “Wallace.”

Bu beni korkutmuyordu. Bir ordusu olduğunu biliyordum; ancak asla bana karşı kullanmayacağını da biliyordum. Onda, babamızın hırsı vardı. Gerçekten anlatıldığı gibi bir adamdıysa tabii. Giydiğim elbise dümdüz iniyordu. Kar kadar beyaz görünüyordum. Ve tenim onun aksine sımsıcaktı. Göğsümün başladığı yerde biten V bir yaka. Sırtım yarıya kadar açıktı. Kendiliğinden tülleri arkamdan geliyordu. İşte, beyaz bir gölgeye sahiptim. Arkamda ise bir karanlık görüyordum.

Wallace.

“Leydim. Gitme vakti.” dedi her şeye rağmen pürüzsüz olan sesi. O ana kadar terli avuçlarımı, onun avucu içinde tuttuğumu fark etmemiştim. Kenetlediğim parmaklarım gevşedi. Aramızdaki bir bağ daha kopmuş gibi hissettim. İlk ayrılık. Ve belki de son ayrılık. Becerikli parmaklar saçlarımın önündeki bir iki tutamı arkaya tokaladı. Bir çember yerleşti saçlarıma. Aynada kendime bakmadım. Bana bakan tek göz O’nun gözleri olsun istedim. Beni savaşa hazırlayan narin eller. Tuttuğu kılıçlara, oklara rağmen bir türlü nasır tutmayan uzun, ince parmaklar. Narin bir kadının elleri kadar beyaz ve kusursuz.

Alnıma bir öpücük kondurdu. Gözlerimin içine baktı. Bir elini kalbimin üstüne koydu. “Benim aydınlığımı da al götür yanında, leydim.” dedi. “Senin aydınlığın bana burada lazım.” dedim zar zor duyulan bir sesle. “Aklım burada kalmasın, son bir kez gülümse, lütfen…” dedim. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Son bir kez sarılıp kokusunu içime çektim. Sonra ellerimiz kenetlendi. Beni kapıya doğru çekti. Dışarı çıktık. En az iki yüz adam zırhlanmış beni bekliyordu. Bembeyazdılar, baştan aşağı. Tıpkı benim gibi.

“O bir düşman değil, sadece benim kardeşim.” diye mırıldandığımda sadece O’nun duyduğuna emindim. Suratına baktım. Beni izliyordu. Göz kırptı. Kapının önündeki atı çekti. Daha kimse ne olduğunu anlamadan beni kucakladı. Dudaklarımdan kısa bir nefes aldı ve kendimi atın üstünde buldum. Gülümsedi son kez. Ordu kıpırdanıp bu kaçışı idrak edemeden atın sırtına hafifçe vurdu. Tutundum.

“Sizin için bin yıl olsa yine beklerim!” dedi. Son gördüğüm parlak gülümsemesi oldu. Camelot Duvarları’na doğru canım pahasına sürdüm. Ateşe yürüdüğümü bile bile sürdüm. Kafasız bir süvari gibi sürdüm…

 

Camelot, yüzyıllık krallık. Yüzyıllık karanlığa gömülmüş krallık. Bembeyaz bir ışıkla surlardan öteye geçtiğim zaman gözlerim ihtiyatla kısıldı. Her yerde adamlar vardı. Ancak önüme geçmeye cesaret edemiyorlardı. Zira ziyadesiyle hızlı koşan, ölümcül beyazlığı olan bir atla adeta süzülüyordum. Hayalet gibi göründüğüme emindim. Saçlarım kömür karası olduğu için büyük bir tezatlık taşıyordum üzerimde. Ölü gibi görünüyordum; hatta ötesi, ölü gibi hissediyordum.

Adınızı biliyor olacaklar, ışığım. Aklıma süzülen birkaç kelime. Onun sesindeki pürüzsüzlük. Attan indiğimde adımlarım hafiflemişti. Hâlâ at tepesinde süzülüyor gibi hissediyordum. Güçlerim geliştiğinden beri beyaz bir ışıkla aydınlandığımı biliyordum. Gittiğim yerlere soğuğu ve pürüzsüzlüğü götürüyordum. Rüzgârın bana eşlik eden ıslıklarıyla birlikte kapı muhafızlarının önünde durdum.

“Ben Morpheus, kralınızın soyunun baş temsilcisi.” dediğimde büyük kapı ağır ağır ve büyük bir gıcırtıyla açıldı. Fazlasıyla genç görünüyordu. Ancak benden en az on yaş yaşlı olmalıydı. İçerinin kızıl ışığı suratının yarısını kaplıyordu. Sakalları fazlasıyla olgun olduğunu gösteriyordu. Benim aksime, simsiyah giyinmişti. Benzemiyorduk. Kesinlikle. Benzemiyorduk. İçime su serpmişti onu görmek. Ciddiyetimi bozmadım. Kardeşim olabilirdi; ancak buraya boynuna atlayıp hasret gidermeye gelmemiştim. Bunu ikimizde biliyorduk. Adamları yerinden bile kıpırdamadı. Biliyordum… Tanrım, biliyordum.

Önünde hafifçe eğildim. “Wallace.” dedim. İşte her şey böyle başladı. Gözlerinin içinde cıvıldayan ateşte yanmaya böyle başladım. Onun da kalbi buz tutmaya, suratımdaki maskeyi ve önümüze ördüğüm buzdan duvarları fark ettiğinde başladı.

 

Post 1: The Future Of Camelot – Yan Kurgu 

Yazar: Sıla

İlk Büyücü [ANA KURGU]

Huzur ve refahın tükendiği, kılıçların ve gücün hüküm sürdüğü kanlı bir çağdı. O zamanlarda hüküm süren Camelot Krallığı düşmanlarına ve topraklarını parçalamak isteyen herkese karşı koymaktaydı. Saldırıların önünü kesmiş ve düşmanlarını yıpratmıştı, ordularını geri çekip alınan yaraları sarmaya, bir yandan da zaferi kutlamaya başlamışlardı. Kral Arthur krallığının merkezi olarak ilan ettiği Camelot şehrinde kalesine çekilmiş, savaşın yorgunluğunu atıyordu. Her kralda görülmese de çoğu gibi o da güç ve tutkunun peşindeydi. Zevkine düşkün biri olan Kral Arthur her gece başka bir kadın ile beraber oluyordu. Evlenmeyi düşünmediği gibi karşısına hiç aşık olabileceği bir kadın da çıkmamıştı.

Ve yine o akşamlardan biri, kral keyifli bir şekilde tahtında oturuyor, elinde bir kadeh şarabı ile krallığının sefasını sürüyordu. Taht odasının şanı, dört bir yana yayılan cinstendi. Çoğu zaman düşmanlarının kafasını sergilediği Camelot Duvarları’nın ardından bile gelenler burayı görmeden geçmiyordu. Taht, tamamen boş bir duvarın önüne kurulmuş, oyuncak bir prenses sarayını andırıyordu. Kasvetliydi ve kralın şanına yakışacak bir biçimde dizayn edilmişti. Önünde her türlü meyvenin bulunduğu bir tabak ve krala yalakalık yapan birkaç kadın çevresindeydi. Taht odasında kahkahalar sarayın diğer tarafına kadar erişiyordu. O anda kapı açıldı ve muhafızlar kral ile görüşmeye gelen biri olduğunu söyledi. Kral ayağa kalktı ve kapıya; zaferin tadıyla parlayan, doymak bilmeyen gözlerle baktı. İçeriye ağır adımlar ile bir elinde sopası olan yaşlı bir kadın girdi. Çirkin görünüyordu; ancak kendine has bir tarzı vardı. Hiçbir zaman kötü giyinmezdi. Çengeli andıran bir burnu ve burnunun yanında cadılara has bir beni vardı. Suratı kesinlikle yaşına göre çok daha az kırışık barındırıyordu. Ancak gözaltları torbalar halinde sarkmıştı. Kambur olan kadın krala selam vermek için biraz daha eğildi. Kral kafasını sallayarak selamını aldı ve eliyle küçük haremine odayı terk etmeleri için işaret verdi. Beklediği asıl kişi şimdi karşısında duruyordu.

Savaş boyunca sözüne güvendiği tek kişi… Hizmetçiler ve kadınlar koşar adımlar ile kralın huzurundan ayrıldılar. Büyük, eski kapı, en az cüssesi kadar büyük bir gıcırtıyla herkesin ardından kapandı. Kral, mücevherlerle süslü gümüş kadehinden bir yudum aldı ve tekrar tahtına kuruldu. Bu tahtta daha da cüsseli ve tehlikeli görünüyordu. Bakışları tutkunun ve güç isteğinin etkisiyle kısılmıştı ve gözleri bir yılanınkini andırırcasına parlıyordu. Birazdan çatal bir dil çıkarabileceğine rahatlıkla inanabilirdiniz. “Shota, yeni haberlerin mi var? Emin ol ki bütün hainleri püskürttük ve bir daha tekrar Camelot Toprakları’na saldırı yapabileceklerini sanmıyorum!” dedi kral, salonda yankılanıp kendi kulaklarına bile muazzam güçlü gelen sesiyle. Aralıksız konuşmanın ardından bir kahkaha patlattı Kral Arthur. Shota, gülümseyerek, “Lordum, sizin bir görücü olduğunuzdan haberim yoktu. Evet, söyledikleriniz doğru, iki tane kehanette bulundum. Birincisi dediğiniz gibi, düşmanlarınızı püskürttünüz ve artık size tekrar bu denli başkaldırı da bulunmayacaklar. Camelot’ta tek hüküm süren kral siz olacaksınız, şimdilik!” dedi ve yutkundu.

Kralın ona ne kadar güvendiğini biliyordu. Yine de Shota’ya soracak olursanız size asla büyük bir savaş kazanmış krala çok fazla güvenmeyin, derdi. Kral cümlenin sonundaki ‘şimdilik’ ibaresinin de verdiği telaş ile elindeki kadehi kenara fırlattı. Kopan değerli taşların parlak, mermer zeminde çıkardığı yankılanan ses duyuldu. Gür sesi ile, “Şimdilik?! Ne diyorsun Shota, diğer kehanet nedir?” diye söylendi ve bütün saray kralın cümlesiyle yankılandı. Shota, korku ile bir adım geriye çekildi. “Lordum, sakin olmalısınız. Beni korkutuyorsunuz. İkinci kehanetim. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum lordum. Yok edileceksiniz, bir çocuk tarafından. Sizin kanınızdan olan bir çocuk tarafından, üstelik bu çocuk sıradan bir insan olmayacak efendim. Büyücü kanını taşıyacak. İlk büyücü olacak! Bu zamana kadar görücüler dışında hiçbir sihirli güce sahip olan insan olmadı. Görücüler de büyü yapabilecek nitelikte bir güce sahip değil, bildiğiniz üzere. Bu çocuk hem sizin için hem de krallığınız için tehlike arz ediyor lordum! Kimse gücünün doruklarını bilemez, hiç kimse. Kehanetimde ise bir çocuğunuz olacağını ve o çocuğun ilk büyücü kanına sahip olacağını söylüyor lordum. Çocuk sizi yok edip, krallığınızı ele geçirecek!” dedi titreyen sesiyle. Bu uzun konuşmadan dolayı nefesi kesilmişti. Lord biraz daha yaklaşsa hırıltılı nefesinden korkusunun kokusunu çekip alabilir miydi keskin burnuyla? Kim bilirdi? Koskoca bir ordunun başını tek kılıcıyla alan bir adamın karşısında duruyordu. Lordun yüzünde –en az Shota’nınki kadar- korku dolu bir bakış vardı, Shota’ya eliyle çıkmasını işaret etti. Kambur kadın dayandığı sopayı da yanında sürüyerek kısa bir selamın ardından tin tin adımlarla odadan çıktı. Kral, taht odasında yalnız kalmış, düşüncelere gömülmüştü. Binlerce kadınla yatmıştı, hangi kadının karnında doğmayı bekliyordu? Hangi kadının karnında babasını öldürmek için büyüyen bir çocuk vardı? Ne olursa olsun, şunu biliyordu: O katili kendi elleriyle yetiştirmeyecekti. Ve Shota’ya güveniyordu. Bunu engelleyemeyecekti. Ellerini havaya açtı ve tüm gücüyle yakardı. Bu tahtın varisi ve katili kim olacaksa Camelot’a iyi baksın diye yakardı. Tüm bu güç hırsının önüne geçen tek şey vardıysa o da kadere olan inancıydı. Ve kader ağlarını örmeye başlamıştı.

Ve örmeye devam edecekti. Biz istesek de, istemesek de.

The Future Of Camelot – Ana Kurgu

Yazar: Utku